SRT Yayın Akışı - 24.11.2017
Son Dakika

Gözyaşının Ağırlığı12 Temmuz 2015 - 13:02, Pazar


Perrin Helvacı

Gözyaşının hacmi nedir, ya ağırlığı, var mıdır bunun ölçülebilirliği?

 Güzel dizayn edilmiş bir belediye parkından geçip dolmuşa bineceğim. Park cıvıl-cıvıl; çocuklar, kediler, köpekler, kuşlar, çiçekler, banklar ve de ağaçlar. Çevre çok temiz, banklarda sohbet eden insanlar telaşsız. Hayatın en dingin yüzü diye düşünüyorum…

 Bir kadın sesleniyor, ”kızım saat kaç? ” “on yedi” deyip kafasını karıştırmamak için, ”beş” diyorum. “beş oldu öylemi?” diyor. Sesindeki titreşim dolmuşa yetişmek için hızlı giden adımlarımı durduruyor. Kadına bakıyorum; hani derler ya, “zamanında çok güzelmiş. ”Uzun boylu cüsseli bir kadın! Kızarmış göz çerçevesinde mavi bir boncuk; ama o boncuk kızgın havya ile daha açık bir maviye dönüştürülmek için noktalar halinde dağlanmış gibi…

 Eskiden yüzünde güneş lekesi olan kadınlara, ”güneş bakmaya doyamamış” derlermiş. Öyle, kocaman kahverengi lekelerle süslenmiş yaşlı yüzün ağlamaklı hâline rehberlik etmek isteyen dişsiz ağzı ve nefes bulup ta konuşamayan kocaman dudakları…

Basma elbisenin üzerine giydiği erkek gömleği, yaralı ayaklarının zor sığdığı plastik terlikleri, kocaman damarlarla sarılı elinin tuttuğu değneği. Ne elbisesinin cebi var, nede yanında çantası. Sanki karşı binadan inmiş gibi. Ama benim aşınası olduğum şehrin, aşına olmadığı bir yüz olduğu belli. Bir an aklımdan kadının kaybolduğu geçiyor.” Saati niye sordun teyze, eve mi gideceksin? diyorum. Bir anda yaş dolan gözlerini yüzüme dikiyor,” Öyle sordum işte, zaman ne kadar geçti diye.”

Yuvarlak bankta tam karşısına ilişiyorum. Yaşlı insanlar kayboluyor ya bende aynı endişeyle davranarak, ”ne için zaman geçecek?” diyorum. ”İçimdeki dert için, her gelene saati soruyorum, zaman geçsin istiyorum, bitsin. İki oğlumla otuz yaşımda dul kaldım. Onların başı asılmasın diye kendimi sakladım, yaşamdım. Şimdi doksan yaşıma geldim, çocuklarım çok iyidir bana bakarlar, gelinlerimde öyle.”

O konuşurken ben çektiği ıstıraba sebep arıyorum; çocuklarından, gelinlerinden memnunsa, başka ne olabilir, atmış sene önce ölen kocasına hâlâ acı duyuyor olamaz, acı duymak istese bile ona malzeme olacak his bulamaz. Hareketleri çok yavaş, aklı-dengesini düşünüyorum.  

“Sence gözyaşını tartacak bir terazi var mıdır?” diyor.

Vay! Soluğum kesiliyor, yazar olamaya çalıştığımdan utanıyorum!  Bu nasıl bir sözcüktür, soruya dönüşen. “Gözyaşını tartan bir terazi var mıdır?” Bunu ne okudum ne duydum.

  “Benim akıttığım gözyaşının ne kadar yer kapladığını bilirler mi?”

   Bu bir hacim sorusu, teyze akıttığı gözyaşının uzayda kapladığı yeri soruyor. Ve cevabını veriyor, ”gemiler yüzer akıttığım yaşlarımda. Ben onları çok zor büyüttüm, saat kaç oldu? ”diyor. Titreyen dudaklarını yalamaya çalışarak. Beşi on geçiyor. ”diyorum.

  Eli titreyerek elbisesinin üzerine giydiği erkek gömleğine dokunuyor. ”Oğlumun gömleği, o felç oldu. Beni yanına götürdüler, konuşamıyor. Çok acım var, parklara çıkıp ağlıyorum, kaç gemi daha yüzdürecekler gözyaşlarımda, kaç kilo daha lazım?”

  Teyze için çok üzülüyorum; ama onun bir yazarı yüzsüzleştirecek günışığı görmemiş sözcüklerini acıma hissimin önüne geçirip, hayranlıkla dinliyorum.

“ Okuyup -yazmam yok, kimseye de bir sitemim yok, fakirdik biz.” diyor. Bedeni yaşlanan insanın yüreği yaşlanmaz mı, acım çok genç, ben nasıl baş ederim onunla?”

 Bir acının yaşını iç düşünmemiştim. Teyze “taze” anlamında söylemiyor bunu, güçlü ve baş edilmez olduğu için, kendisi yaşlı olduğu için böyle adlandırıyor.

 Hayatın kendisi oturmuş karşıma, insana dair bütün kavramların üstünde acımasız ve kuralsız.

  Bu yaşlı kadının hangi dili konuştuğu, hangi dine mensup olduğu, teninin rengi, devletinin işlevi ve gelişen bilim. Hiçbirinin bir önemi yok. Bu acıyı, kendi deyimiyle bu yaşlı bedene yüklenen genç acıyı hiçbir kuvvet yok edemez.

 Tanrının bile kendine koyduğu kuralları bozmadığı bir ortamdır hayat denilen süreç. Öney siyasetle, bilimle, dinle içinden çıkılacak kadar sığ değildir hayat.  Teyzenin parkta oturur hâli; kimliksiz, insana dair bir kıyafet, bir değnek, dünyanın bütün telaşlardan habersiz, sadece kendi telaşıyla baş başa. Hiç kimse onu içinde bulunduğu durumdan kurtaramaz; gençleştiremez, otuz yaşından sonra yalınız yaşadığı süreci düzeltemez, yüzündeki lekeleri, ayağındaki yaraları, damarlı ellerini, dişsiz ağzını, sözcüklerine yetişemeyen nefesini yenileyemez. Hayatın kendisi bu, kişinin tak başına yolculuğu. En acımasız tarafı da içten müdahale olmayışı, aynı şeyi aynı şekilde hissedemeyiş, dünyaya dair bütün disiplinlerin ölüm sınırında bitişi...

 Yaşlı vücutla uzun yaşamanın, genç acılara maruz kalmanın anlamı nedir bilinmez. Tanrı bu ömrü uzatmakla ne beklenti içindedir sorgulanamaz; çünkü insanların gençlik süresi çok az.   Herkesin bildiği gibi hayat; devlet, milliyet, dil, din ve bilim ötesidir. Aynen böyledir, bunların hepsinden yoksun olmak hayatla olan ilişkinizi bitirmiyor, varlığı ise kolaylaştırıcı bir unsur olmaktan ibaret…

 Teyzenin dediği gibi: Gerçekten acılar hep genç midir? Gözyaşının hacmini, ağırlığını ölçen olmuş mudur?  Pebi…

Bu yazı toplam 1578 defa okundu.
YASAL UYARI:Haber portalımız 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'na uygun olarak yayınlanmaktadır Yayınlanan fotoğrafların yeniden yayımı ve herhangi bir ortamda basılması, önceden yazılı izin gerektirir. Portalımızda yayınlanan haberler ise, kaynak gösterilmek ve portalımızın ilgili sayfasına link verilmek koşuluyla yeniden yayınlanabilir.
KÖŞE YAZARLARI

 

Sosyal Medya



Çok Okunanlar

  1. Bugün
  2. Dün
  3. Bu Hafta
  4. Bu Ay

E-Posta Listesi

Adınız E-Postanız

Arama


Arşivde Ara


 

Evren TV Programlar