TÜRKİYE-AB ÇIKMAZI29 Haziran 2016, Çarşamba

 

Batı, tarihinde ne zaman verdiği sözü tuttu ki bugün tutsun. Dünya üzerinde yaşanan savaşların, katliamların en temel müsebbibi oldular. Mezhep savaşlarını alttan alta değil alenen, bilerek, isteyerek körüklediler. Oluşan çatışma ortamında istikrarsızlıkla boğuşan toprak parçalarını beşeri, ekonomik, kültürel olarak alabildiğine sömürdüler.

Tarihleri boyunca girdikleri savaşların tümünde kendi din ve ırkından olmayan müttefiklerinin kuyusunu kazdılar. Aynı mezhepçilik ve ırkçılık fitnesi üzerinden bütün bir coğrafyayı dizayn etmenin peşinde oldular.

Tek dertleri, kendi aralarında kurdukları küresel güç lobisinin ekonomik, askeri ve siyasi olarak güçlendikçe güçlenmesi ve bütün dünyanın idaresini ellerinde tutmaları. Bu amaç uğrunda Ortadoğu’da, Balkanlar’da, Afrika’da ve genel manada tüm İslam coğrafyasında akan kan, katliamlar, yerinden yurdundan edilen milyonlarca insan, yakılıp yıkılan şehirler ve medeniyetler… Hepsi, meşru ve amaca giden yolda mubah onlar için.

Türkiye-AB ilişkisi de işte bu düzlem üzerinde değerlendirilmeli. Ortada 1959 yılından beri devam edegelen bir oyalama süreci var. Öne sürülen şartlar bugüne kadar birliğe üye olmuş hiçbir devlete sunulduğu kadar katı, sert ve iç müdahalelere açık bir hale bürünmedi. Yanlış anlaşılmasın, bu durum Türkiye’nin birliğe üye olan diğer devletlere göre demokratik, hukuki ve insani açıdan daha geride olduğunun bir kanıtı değil kesinlikle.

İngiltere Başbakanı Cameron’ın “Türkiye’nin AB üyeliği 3000 yılını bulur.” açıklaması da ne Türkiye’nin birlik için yeterli seviyeye ulaşmasını belirten bir zaman dilimi olarak görülmeli, ne de AB’nin o “ulaşılamaz, aşırı demokratik, eşitlikçi ve özgürlükçü” yapısını temsil ettiği şeklinde okunmalı. Cameron da gayet iyi biliyor ki bırakın 3000 yılını yakın bir geleceğe kadar AB diye bir yapılanma kalmayacak. Üstelik bu açıklamayı yaparken kendi ülkesi AB’de kalalım mı, AB’den çıkalım mı referandumu yapıyor.

Son dönemde vize serbestisi ekseni etrafında yaşanan gelişmeler de aslında Avrupa’nın ne derece sömürgeci, ırkçı ve sözüne güvenilmeyen bir karakteri olduğunun göstergesi. Geri kabul anlaşması ve mülteciler krizinde takındıkları “insani” rol ne kadar da takdire şayan değil mi? Ve medeniyetin beşiği denilen Avrupa Parlamentosunun koridorlarında terör örgütü flamaları ve posterlerinin dalgalanması, Türkiye’ye terör örgütü ile mücadelede ayar verecek cinsten açıklamalar, dokunulmazlıklar sürecinden duyulan aşırı rahatsızlıklar ve terör faaliyeti gerçekleştiren gazetecilerle ilgili basın özgürlüğü kılıfı altında yapılan “endişeliyiz” safsataları…

Yaşanan bu gelişmeler Avrupa’nın Türkiye’ye rota çizme, kendi kontrollerinde bir Türkiye oluşturma fakat kesinlikle içlerine sokmayacakları bir ülke gerçekleştirme çabalarından başka bir şey değil. Gelinen noktada ise sorulması gereken soru şu: “Biz bu eskimiş, pörsümüş ve gitgide dağılma eğilimi içerisine giren birliğe girmeye mecbur muyuz?” Veya AB’ye girmek bize ne kazandıracak? Ve daha da önemlisi AB’ye üyelikte nelerden ne kadar taviz vermek zorundayız?

AB’ye girdik varsayalım. (Cameron’a göre hayal kuruyoruz şu an!) Her şeyden önce para birimimiz değişecek. Yani milli ve yerli duruştan verilen ilk taviz. (Yine Cameron’a sormak lazım. AB’ye üye olduğun halde neden birliğin ortak para birimi yerine kendi para birimini kullanıyorsun?) Daha da önemlisi yaşanacak kültürel dezenformasyonu ve çöküşü hesap edebiliyor musunuz? Bizim için kutsal addedilen ve zaten sallantıda olan aile yapısının tamamen yok olma riskiyle karşı karşıya kalacağız.

Diğer yandan henüz birliğe üye olmadan iç işlerimize bu derece karışan AB’nin olası üyelik halinde ipleri iyice ele geçirerek yerli ve milli olmayan ne kadar unsur varsa desteklemesi ülkenin siyasi tablosuna müdahil olma gayretini de beraberinde getirecektir.

Avrupa’nın terör örgütleriyle münasebeti ise, bir başka kritik nokta. Terörle mücadelede tarihi bir dönemden geçerken, bunca şehit vermişken AB’ye üyelik uğruna tüm değerlerimizden vazgeçip şehitlerin aziz hatıralarına ihanet edercesine terör örgütünün ve destekçilerinin meşrulaştırılması da kabul edilebilir bir durum değil kuşkusuz.

Türkiye-AB ilişkisi sanırım Cumhurbaşkanı’nın geçtiğimiz günlerde “AB sürecini referanduma götürebiliriz.” teklifinin ciddi manada tartışılması eğilimine doğru hızla ilerliyor. Yakın zamanda bu ilişki ağının nasıl bir seyir izleyeceğini hep beraber yaşayıp göreceğiz. Fakat AB zihniyetinin Türkiye’ye bakış açısı, birliğin İslamofobik yaklaşımının da bir tezahürü. Sanırım bu noktada da taraflar tartışmaya mahal bırakmayacak kadar açık ve kesin çizgilerle ayrışıyor.